Hayat, görünen ve göze görünmeyen her şeyi ile bir kanunlar bileşkesidir.
İnsanlar görünen tarafında bu kanunlara riayet ettiğinde ya da çözümlediğinde ona uygun olarak yaptıkları tüm girişimlerde başarı ve ilerleme kaydederler.
Yine bu kanunlara uyulmadığında teknik anlamda taşlar ve çarklar yerli yerine oturmadığından üretim ve verimlilik döngüsünü temin edemez.
Aynı bu şekilde ruhsal boyutta psikolojik yasalar, soyut kanunlar, manevi uygulamalar, metafizik etkileşim alanları vardır.
Bu alanlarında kendine göre prensipleri, işleyiş özellikleri, sebep ve sonuç ilişkileri bulunur.
Bu bağlamda hayat farkındalıklı bir yaşamla niteliği yükselen, ilgisizlik ve sıradanlıkla değer kaybeden bir formdadır.
İnsanların var oluşsal özellikleri bu niteliğin kök hücrelerine sahiptir. Her yaratılış akli, kalbi ve vicdani ölçülerle bir anlam arayışının izin sürer.
Bir anlamda bu yolculuğun kendine özgü zorluk ve zorunlu gereksinimlerinin olmasına karşılık, kendilerini israf eden toplulukların popüler kültür adını verdikleri yozlaşma öğretileri nedeniyle insanların çoğu doğalarında olan bu orkestrayı susturma eğilimi ile hareket ederler.
Bu eğilim ve yönelimler insanların gelişim yoluna engeller oluşturur. İdrak ve anlayış kayıplarına, duygusal kırılmalara, derinlemesine görüş açılarına, sezgisel donanımlarına zarar verir.
Dolayısıyla bu noktada alınan hasarlar bazen geçici körlüğe, bazen kalıcı karanlığa, bazense –eğer önlem alınmazsa– bazı cihetlerle his bağlamında ölümlere neden olur.
Yeni dünyanın hızlı önermeleri, değişkenlikler, yapay ışıltılar, çoklu manipülasyonlar, sürdürülebilirlik kazanmış inovatif ve sübliminal dayatmalarla insanın ilgisini yaratılış özelliğinden kaldırıp, tüketici yönüyle alakadar yaptığından, kişi sahilden ne kadar açıldığını fark edemediği gibi, fark edip dönmek istese de kendinde yeniden kulaç atacak bir güç bulamaz.
Çünkü insan bu engebeli arazide; umut duygusunu, yeniden başlama motivasyonunu, onarım bilincini sırt çantasından düşürmüştür.
Fakat her ne kadar “ağır aksak da olsa gidiyor” gibi görünen, çeşitli pansumanlarla hayat rengi verilen, kısmen uzatma opsiyonlarından kupon yakalayan bazı durumlar olsa da bu suni müdahaleler kısa zaman sonra işlevini yitirir. Ve kaçınılmaz olarak hayata programlı psikoloji yasaları hükmünü onar.
Bu noktada ayak sürümek, inatlaşmak, mazeretler üretip suçlamalar veya savunmalar yapmanın hiçbir anlamı, yaptırımı ve çözüme dair bir yol gösterici sürprizi yoktur. Kırılmış ve ağrılı bir uzvun müsabakada kullanılması, kullanan açısından yenilgiyi hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacağı tahmin edilebilir bir gerçektir.
Yani hayat; insan isyan ediyor , beğenmiyor, sevmiyor diye yavaşlamaz, rüzgar esmesini terk etmez, yağmur yağmayı bırakmaz, deniz dalgalanmaktan, gece ve gündüz olmaktan, güneş dönmekten ,doğum ve ölümler ömürdeki çizgisinden ayrılmaz.
Böyle bir akış önü kesilerek durdurulamaz, durdurulamamıştır, durdurulamayacaktır. Bu nedenle kendisine içsel ötenazi yapmaya razı olmayanlar başka bir çare aramak zorundadırlar.
Çünkü ciddiye alınmayan yaşam süreçlerinin insanın kucağına bıraktığı çıktılar , savurgan söylemleri, şımarık boş verleri, böyle gelmiş böyle gider sözleri, herkes benim gibi diye salık verilmiş tesellilerin hiçbir işe yaramadığını sancılı bir şekilde gösterir.
Kısaca hayata ve sahip olduğu maddi ve manevi kanunlara hem hakikaten hem de nezaketen meydan okunmaz.
Kazanılmayacak bir mücadeleye öfkeyle, hırsla, nefretle, inatla girmek ancak aptallıktır. Yine geri dönüş için bir ihtimal kapısının açık olmasına yönelik içinde bir ümidi yaşatmak alçak gönüllülüktür.
Sonuç itibariyle insan kendi elleri ile yaptıkları veya yapması gerekip yapmadıkları ile yüzleşir.
Çünkü hayat tüm unsurları ve kişiye bakan yönüyle belirli bir zaman aralığında insanın ömrüne tanımlanmış bir süreçler bileşenidir.
İşte bu alışverişe ait faturalar bazen yaşamın sonunda birden, bazense belirli periyotlarda kısmen kendi varlığını gösterir ve alacağını alma isteğini hadiseler diliyle beyan eder.
İnsan her neyi öteledi, her neyi atladı, her neyi sakladı , her nereye saklandı ise –üzerinde olumlu çalışma yapılmadığında– ortaya çıkar ve hak dava eder. Hastalıklar, iflaslar, borçlar, ayrılıklar, kayıplar hep bu yüzdendir.
Bu nedenle elinde veya önünde bir fatura, bir ödeme bildirimi bulan insan feryat edip , başkalarını suçlamak ya da dövünmek yerine; hayatında neyi atladığını, sorumluluklarına karşı neyi ihmal ettiğini, vazifeleri noktasında hangi gerekeni yapmadığını, nerede yanlış yaptığını düşünmeli ve önce zihninde söz konusu eksikliği giderip, doğru olanı kalben kabul etmeli ve kendini bu hak edişe aklen ikna etmelidir.
Çünkü insanın kendi eliyle, diliyle, niyetiyle sebep olduğu olumsuzluklar, bir onarım süreci için başkasının tavsiyesinden güç alsa da bireyin kendi katılımını ve dokunuşunu zorunlu kılar.
Evet, günümüzde tüm yaşam alanlarında bir buhran bir kargaşa hüküm sürüyor. Bu kaosun, bireysel hayatları, aile hayatlarını ve daha birçok toplum sınıfını; tükenmişlik, bıkkınlık, ümitsizlik, tahammülsüzlük, amaçsızlık, hedefsiz, tatminsizlik, düşünmekten ve sorumluluktan kaçınma, anlık ve aşkın arzular peşinde koşmak, sevgisizlik, merhametsizlik, kabalık gibi hızlı bir yozlaşma gerçeği ile yediden yetmişe, zengin-fakir, genç yaşlı, kültürlü- cahil her insanı etkisi altına almış olduğu izlenmektedir.
Çünkü insanların çoğu kendileri için yapmaları gereken bir yaşam felsefesine sahip olmak, çok yönlü kültürel gelişimine sürekli öğrenme bilinci ile yatırım yapmak, var oluşsal farkındalık şuuruna ulaşmak, iyi bir izleyici ,iyi bir kaşif gibi hayatı gözlemlemek, bencilliğe neden olan kibir gibi duygulardan kaçınmak, içsel ve toplumsal barışı sağlayan tevazu ile insan ilişkilerini yürütmek, faydasız işlerden ,zararlı kişilerden ,ruha ağır gelen ,kalbi ezen ve aklı taciz eden düşünce ve de oluşumlar içinde olmaktan kaçınmak gibi fıtrat sorumluluklarını yerine getirmediklerinden ,dejenere olan kültür ve yıpratılmış zaman selinin önlerine getirdiği sorunlarla mücadele edecek enerjiyi kendilerinde bulamıyorlar.
Böylelikle tüketici sermayenin kendi döngüsünü devam ettirmek için hayat alanına sürdüğü , “özgürlük” gibi tanımların oyalayıcılığı arkasına sığınıp tüm değerlerinden vaz geçip köleliği kabul ediyorlar.
Oysa kendi hakikatini terk eden bir insanın hiçbir şey bulamadığı yadsınamaz bir gerçektir…
Evet tüm bu insani yenilgi, güç ve değer kaybının nedeni sadece kişinin kendini, sorumluluklarına karşı ihmal ve israf etmesidir. Bu şahsiyet zorlayıcı ruhsal bir acı olduğundan başkalarını suçlamakla teselli aramak gibi girilen yolda ellerinde kalanları da kaybetmek anlamına gelir.
Evet bu zamanda bu dejenerasyondan en çok etkilenen aile hayatı olmuştur. İnsanlar mevcut kültürel ve bilinçsel sermayesi ne kadarsa o kadarlık bir evlilik satın alıyorlar.
Hakikate karşı hayalin ömrü kısa olduğundan alınan birliktelik kararı tükeniyor. Ve insanlar bu sonucu değerlendirme birikimine sahip olmadığından ve çevreleri de aynı sermayesizlikle boğuştuğundan toplu bir kaçış süreci devreye alınıyor. Yani bir an önce bu problem külfeti ortadan kalksın diye oyuncular var gücüyle ellerinden geleni yapıyorlar.
Oysa evlilik birlikte bir hayat yolu yürüyüşü gerçeği ile yine birlikte bir ömrü mana üzerine yaşamak adına ortaklaşa yol tedarikinde bulunmak ve ebedi bir sefere hazırlanıyor bilinci ile birikim yapmaktan ve eksik tamamlamaktan ibarettir.
İnsanlar bu yolculuğa tamamlanmak adına çıkarlar.
Yani asla tamam olarak ve bir yetkinlik bir yolcuğa başlamazlar.
Bu bağlamda fizyolojik uygunluk, psikolojik uyum anlamına gelmez.
Dolayısıyla hayata varoluşsal bir değer ve prensip olarak tanımlanmış bir gerçeklik, asla kendini yozlaştırmaz ve yaşam şuurundan yoksun, yapıcı tutum ve düşünceden mahrum, özveri ve fedakarlıktan yönünden tutarsız hiç kimse için huzur ve geçim vaat etmez.
(Ancak ruhsal anlamda duygu ölümü gerçekleşmiş ve yalnızlıktan ekonomiye, nesilden mirasa, övünmekten övülmeye kadar uzanan çok yönlü maddi ve manevi çıkar ilişiklerinin yanılsatıcı görüntüsü hakikat yanında anlamsızdır. O dünyanın suri şatafatı asıl itibariyle sadece pragmatist ve yüzeysel bir döngüdür. Olumsuz şartların ortaya çıkması bu yapay dengeyi bozar ve birlikteliği sadakatsizlik, güvensizlik gibi çok başka boyutlara taşır. Veya iki yüzlü bir birliktelik sağlar. Bu durum bahsimizin dışındadır…)
Evet anlaşıldığı üzere insanlar hayatlarını ilgilendiren en varsa, onunla ilgili olan yaşadığı veya yaşayacağı psikolojik kanunu iyi bilmeli ve yaşamını o prensiplere göre düzenlemelidir.
Yine bu boyutta kendisine lazım olacak kültürel gereksinimleri edinerek, sosyal gözlemlerle geleceğe yatırım yapmalıdır.
Yine insan kendisinin ruhsal ve zihinsel sağlığını tehdit eden kibir hastalığından tevazu bilinci ile uzak durmalıdır.
İyiliğin iyilik getireceği, hayatın niyetlerle şekillendiği, huzur ve mutluluk için bencilliğin kabalığın hiçbir olumlu katkısının olmadığı bilinmelidir.
Hayat, dünya yaşamı için kısa vade çıktılar sağlasa da uzun vade de sonsuz çıktılar üreten bir değerdir. Bu bilince sahip olmak ve ömür sermayesinin yatırım alanını kısa vadeli kazanımlara feda etmemek gerekmektedir.
Ve insan irade ve niyetini hangi amaçla kullanıyorsa onu karşılayacak olan o niyetin ve iradenin meydana getirdiği gerçekliğin olacağı asla unutulmamalıdır…
…